“Böyle Yaşayanlar Ölmez ki ! “

 

“Vatan sizi bekliyor Bedia Hanım”

 

Çocukluğumdan beri benim için bir idol olan “Doktor Hanım”, “Doktor Yenge” yani sevgili Dr. Bedia Kervancıoğlu’nun güçlü bir umut kaynağı olan yaşamöyküsü, bizlere hala sevebilmemiz, inanabilmemiz, güvenebilmemiz ve yüreğimizin sesine kulak verebilmemizin önemini bir kez daha hatırlatıyor. Tıp fakültesinden mezun olmuş gencecik bir İstanbul hanımefendisi olarak 1940 yılının Ekim ayında ilk kez geldiği şehrimizde ve yüreğimizde iz bırakan, heyecan insanı “Doktor Bedia Hanım” için çalkantılı, zor ama her zaman gurur, sevgi ve şefkatle anlatacağı yıllar, Ankara’da yaptığı bir görüşmede duyduğu “Vatan sizi bekliyor Bedia Hanım” cümlesi ile başlar. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, “yeni okullar açıyoruz doktora ihtiyacımız var, bizim ile çalışmak istemez misiniz?” sorusuna yanıt vermekte geciken bu genç hanıma böyle seslenmiştir. Bu çağrıya verilen yanıt ise, insanların dinamosunun heyecanları olduğu inancı taşıyan bir kesinlikle “nereye isterseniz giderim!” olacaktır. Derhal Aksu Köy Enstitüsü’ne hem sağlık bilgisi öğretmeni, hem de Aksu ile civar köylerinin doktoru olarak tayin edilir. Kendisine sunulan imkanların, gösterilen revir ve binaların daha plan aşamasında olduğunu, heyecandan tam kavrayamamış olan Bedia Hanım, o günleri şöyle anlatıyor. “Söylediklerinin hepsi hazır, tamam düzenli bir yere gidiyorum anladım ve hemen Antalya’ya hareket ettim ve bir gece yarısı Aksu’ya vasıl oldum. Bir dağ başı, kim yok, kimse yok. Uzaklardan çakal sesleri, yakınlardan köpek sesleri, derelerden kurbağa sesleri, sıcak bir gece idi bomboş bir yere geldim. İçeri girdiğim zaman birkaç baraka, birkaç çadır kızlı erkekli 10-15 kadar çocuk, vakit gece yarısı idi, herkes yatağından fırladı, kimi belime sarılıyor, kimi boynuma sarılıyor. Kaç gündür bekliyoruz, neredesin? Bende onları kucakladım, benim için yepyeni bir dünya, bu içten karşılanma beni o kadar hüzünlendirdi ki anlatmak kabil değil.” Sabahın ilk ışıklarıyla Aksu aydınlandığında gerçekten de vatanın onları beklediğinin farkına varıyor. Sivrisinek ve sıtmanın kol gezdiği bu yerde hasta ve zayıf çocuklarla, solgun yüzlü insanları görünce bir anda idrak ettiği duygu ise göreve başlama sorumluluğu ve bilinci oluyordu. Asla unutmadığı ve her zaman büyük bir sevgiyle andığı bu çocukları “Pırıl pırıl sevgi dolu gözler, incecik sesler, küçücük eller, hepsi birer dünya olan küçücük melek yüzlü sevgililer. İşte o gün bugün ne o sesleri kulaklarımdan, ne o gözleri gözlerimden ve ne de o küçücük elleri kalbimden çıkaramamıştım ve çıkaramadım” diye anlatıyor ve geçmiş yılları “hayal dolu heyecanı ile, ruhları dolduran dev çalışması ile, Atatürk heyecanı ile, yanan kükreyen nesil Köy Enstitüleri. Bütün hücrelerime kadar beni dolduran sevgisi ile beni esir eden Köy Enstitüsü yılları” olarak tanımlıyordu. “Biz geldiğimiz zaman o güzel çocuklar çalıların içinde kalmış koncalar gibi idi. Biz çalıları temizledik ve onlar güneşi görünce her gün biraz daha büyüdü ve biraz daha güzelleştiler, işte o incecik sesler, o küçücük eller, o pırıl pırıl gözler sanki dev oldular ve bu okulu yaptılar ve buranın bütün taşları onların omzundan geçti. Bu yerler şimdi her türlü güzelliği ile onların eseridir.” diyen, “Dr. Hanım” 1974’de karşılaşıp da, müfettiş olduğunu öğrendiği öğrencisi ”Işık”a yazdığı bir  mektubunda “Bir gün eski küçücük pırıl pırıl gözler gibi karşıma çıkıverişiniz beni ihya etti, hisleri ifade çok zor, aslında insan en çok hissettiğini hiç söylemez. Ben de seni o durumda, o güzellikte, o üstünlükte görünce hislerimi konuşamadım ancak artık rahat ölebilirim diyebilirim. Hepinizi daha büyük mevkilerde göreceğimden eminim, hepinizin gözlerinden öperim.” diyen sevgi dolu kelimelerle sesleniyordu. Dr. Füsun Sayek’in de söylediği gibi “Yaşamını hiç vitrine koymadı. İnandıklarına omuz vermekten hiç kaçınmadı, hiç yorulmadı, hiç yüksünmedi. Büyük insanlara, sağlam kişiliklere özgü davranışlardır bunlar. Öyleydi. Toplumun çürük değer yargılarından hiçbirine metelik vermeden, sımsıcak yüreğiyle, özgür gerçek bir demokrat, halkına inanmış bir halk doktoru, bir enstitülü, bir eğitimci olarak yaşadı.” Dr. Erdal Atabek’in “Her zaman hareketli, her zaman içten, candan, açık sözlü, yiğit, mert kişiliği ile hepimizi kendisine bağlamıştı. İşlek zekası, pırıl pırıl esprileri, doğruları hemen kavrayan, doğruların hemen yanında yer alan bir heyecan insanıydı” diye anlattığı sevgili insan “Doktor Hanım” bugün de hala karanlıkta yol gösteren bir çoban yıldızı gibi sıcacık ışığıyla sarmalayıp bizlere “Vatan sizi bekliyor Bedia Hanım” çağrısını yanıtlama cesareti veriyor.  “Böyle Yaşayanlar Ölmez ki ! “

 

Yorum (4) Yorum yaz!

Kentlere Dair

Marco Polo, tek tek her taşıyla bir köprüyü anlatıyor.

“ Peki köprüyü taşıyan taş hangisi? “ diye sorar Kubilay Han.

“ Köprüyü taşıyan şu ya da bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavsi, ” der Marco,

Kubilay Han sessiz kalır ve bir süre düşünür. Sonra ekler:

“ Neden taşları anlatıp duruyorsun bana? Beni ilgilendiren tek şey var, o da kemer.”

Marco cevap verir: “ Taşlar yoksa kemerde yoktur. “

Italio Calvino

 

 

Kent kavramı bizim için nasıl bir anlam ifade ediyor. Kentleri kent olarak yaşamanın gittikçe zorlaştığı günümüzde belkide kent yaşamının cehennemine, kriz noktasına yaklaşmaktayız. Her gün içinde yaşayarak, yan yana ama karşı karşıya durarak, hoşgörümüzü kaybedip kabalaşarak, hep ben önce ben diyerek, kazanmak için üretip yok etmek biçiminde tüketerek, sorunlara bulduğumuz çözümlerle yeni sorunlar çıkararak, sadece anı geçiştirerek, ön yargılarımızla ve korkularımızla yarattığımız kriz, cehennemimiz. Burada acı çekmemek için ya pek çok kişiye kolay geldiği gibi bu cehennemi kabullenip, onu göremeyecek kadar bütünleşiriz ya da cehennemin içinde cehennem olmayan ne varsa onu arayıp bulmayı öğrenir, bulduğumuzda tanımayı bilir, yaşatır ve fırsat veririz.

 

İnsanlar, krizi yaratan nedenlerin ötesinde değerler taşıyan nedenlerle de kentlerde yaşarlar. Bu nedenleri araştırıp keşfetmek gerekir. Çünkü Italio Calvino’nun Görünmez Kentler kitabında da yazdığı gibi “ Kentler birçok şeyin bir araya gelmesidir. Anıların, arzuların, bir dilin işaretleridir. Kentler takas yeridir, tıpkı bütün ekonomi tarihi kitaplarında anlatıldığı gibi ama bu değiş-tokuşlar yalnızca ticari takaslar değil; kelime, arzu ve anı değiş-tokuşlarıdır. “

 

Bir çok kent ağaç gövdelerinin halkaları gibi halka halka genişleyip, kendi ortasında çekirdeğinde bir tarihi doku yaşatarak büyürler. Genellikle bu tarihi doku özenle korunup geliştirilerek yeni ile bütünleştirilmektedir. Bir kenti kent yapan şey kapladığı alanla, geçmişinde yaşananlar arasındaki ilişkidir. Bu ilişki sağlıklı kurulamadığında ya da varolan ilişki zedelendiğinde kent çekirdeği, özü ile bağını keserek kültürel belleğini aşındırmaya, anılarını silmeye başlar.

Yorum (yok) Yorum yaz!

"Sevgili Dostum, Babama… "

 

            Sevgili Dostum, Babama…

 

            Gittiğin gün vücudumdan bir parça koparılmışçasına canım yandı. Anlatılması olanaksız bir iç acısı hissediyordum. Oysa son günlerde yalnızca kendi iç dünyana kapanarak, gidişine hazırlamıştın hepimizi. En çok da annemi!  Biliyor musun, hala birbirlerine bu kadar derinden bir aşk besleyen ve aşklarını yaşamlarının her alanına sindirmiş çiftler azınlıkta. Yada ben çok ender rastlıyorum onlara. Senin uzun süren hastalık döneminde anladım. Annem ve sen, meğer birbirinizi ne kadar çok seviyormuşsunuz.

 

            Yaşamayı Çok Severdin

            Bize ne kadar uzak gibi ama yakın, çok yakın dururdun. Tek başımıza, ayaklarımızın üzerinde durmayı, bize ne kadar kendiliğindenmiş gibi, sanki bu özgüvenle doğmuşuz gibi öğretmişsin. Sen gittiğinde, çok zorlanırım diye düşünüyordum. Evet zorlandım, ama ayaklarımın üzerinde durmakta değil, bir dostun yokluğunu kabullenmekte zorlandım. Kimselerle paylaşamadıklarımı paylaştığım, ender dostlarımdan, en özel olanını kaybetmiş olmaya katlanmakta zorlandım.

            Bizim uzun uzadıya saatler süren sohbetlerimiz yoktu seninle. Fakat kelimelerle ifade etmediğimiz, davranışlarımıza yerleşmiş sohbetlerimiz vardı. Bazen bir bakışınla, omzuma bir dokunuşunla, gülüşünle ve en çok da gözlerinle anlatırdın her şeyi. Öyle uzun ve etkileyici cümleler kurmazdın. En karmaşık konuları bile, en kısa cümlelerle dile getirirdin. Lafı dolandırmaz, tartışmasız olanı hemencecik söylerdin. Senin evetin evet, hayırın hayırdı. Nettin, açıktın ama şaka yapmayı, esprilerinle insanı şaşırtmayı çok severdin. Sen yaşamayı çok severdin baba.

 

            İnsan İsterse

            Hatırlıyor musun? Sen gitmeden yaklaşık bir ay önceydi sanırım. Her sabah ısrarla egzersiz yapmıştın. Küçük kızının, son bebeğinin düğününde, yürüyerek girecektin salona. Öyle istemiştin. Öyle istedik bizde ve inandık. O pıhtı olmasaydı, sanırım öyle olacaktı… Ben senin gerçekten isteyip de yapamadığın bir şey hatırlamıyorum. Bana hep ‘’ insan gerçekten isterse, yapamayacağı bir tek şey bile yoktur kızım’’ derdin. İşte bu söylediğindeki haklılığın nedeniyle, eminim ki sen o gün oradaydın, bizimleydin,yüreğimizdeydin.

            Senin çok sevdiğin bir yerdeysem, sevdiğin bir yemeği yiyorsam, sevdiğin bir içkiden içiyorsam, yanımda olduğunu hissediyorum. ‘’ Bir bahar akşamı rastladım size’’ şarkısını her duyduğumda, senin için bir kez daha dinliyorum. Seni çok özleyip sohbet etmek istediğimde, tulum peyniri, ceviz ve bir kadeh rakı üçlüsünü konuk ediyorum soframa. Evet, haklısın,  sevdiğin ve bize öğrettiğin gibi dostlarımda oluyor yanımda. Senin en neşeli, en esprili anıların geliyor aklımıza. İnan hiç ağlayarak anmıyoruz seni…Gülmekten akıyor gözlerimizden yaşlar. Yokluğunu kahkahalarımızla doldurmaya çalışıyoruz.

 

            Seni Özledim

            Ne çok severdin bizim arkadaşlarımızı, aslına bakarsan sen tüm dünyayı severdin zaten. Biliyor musun, seninle birlikte, yaşamının renklerini paylaşmamış olan, sen gittikten sonra hayatımıza dahil olan arkadaşlarıma bile sevdirdin kendini. Bana bıraktığın en güzel miras sensin ve hayata bakışın. Hayata senin kadar bağlı insanlar nadir geliyor bu dünyaya. Duruşun, dünya görüşün, içi hep gülen gözlerin ve dudağının kenarına asılı hınzır gülümsemenle doldurmuşsun dünyamızı. ( Ama, dünyamızı kararttığın günler de olmadı değil, hani…)

            Ben seni özledim, ben seni her gün özlüyorum. Seni en çok, ama en çok kimselerle konuşamadığım zamanlarda, kalbim kırıldığında ve insanların iki yüzlülüğüne şahit olduğumda özlüyorum. Küçük bir çocuk gibi koşup gelip boynuna sarılıp ağlamak istediğimde özlüyorum. Sen benim öncelikle sevgili dostum, arkadaşımsın, sonra babamsın…

Ve sevgili arkadaşım şairin dediği gibi ‘’yokluğunu, omzumda kesik bir kol gibi hissediyorum.’

           

 

Yorum (1) Yorum yaz!

Kibele ve Hera

Kibele, bildiğimiz Anadolulu kadın ana, bereket ana, toprak ana; bereketin, emeğin, üretkenliğin simgesi. Anaç, doğurgan, üretken, güneş gibi gülümseyen ve ne bir adım ardında, ne bir adım önünde, erkeğin tam

da yanında duran.

 

Hera, Olimposlu kadın tanrıça, Zeus’un karısı ve kızkardeşi. Zalim, kıskanç, öfkeli; kinin simgesi. İçten pazarlıklı, dişiliğini ön plana çıkaran, erkeğin arkasında duran ve entrikalarıyla erkeğe hükmetmek isteyen ezilmiş bir kadın.

 

Kibele’nin vatanı Anadolu’da, hayatın sorumluluklarını yan yana kol kola karşılamış kadın ve erkek. Çağlar sonra Kurtuluş Savaşında kumaş dokumuş tezgahlarda, çorap örmüş, mermi dökmüş, malzeme üretmiş, kağnısıyla cephanelik ve erzak taşımış; Cumhuriyetin kurucusu olmuşlar birlikte. Cumhuriyetin ilanından sonra Atatürk de bir beyanatında kadın ve erkeğin birlikte gelişip ilerlemelerinin gereğini şöyle ifade ediyordu: “ İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça, öteki yarısı göklere yükselebilsin? ”

 

Batıdan devşirme feminizm hareketiyle on binlerce yıldır yan yana duran kadın ile erkek kısır çekişmelerin içine itiliyor. Yan yana duran iki insan, karşı karşıya duran düşman kadın ve erkek haline getiriliyor. 1800’ler de ilk çıkış noktası kadın işçilerin direnişi ve hakları için mücadeleleri olan; ekmek(yaşama güvencesi ve karın tokluğu) ve gül(daha kaliteli bir yaşam) ile simgelenen feminizm hareketi günümüzde cinsel özgürlüğe ve kadının cinsel deneyimlerini dilediğince yaşama hakkına indirgeniyor. Bu noktaya taşınmış bir kadın hareketi hiçbir şekilde kendisini dahi doğruya, güzel olana taşımayacağı için toplumu da taşıyamıyor, etkileyemiyor.

 

Seçme ve seçilme hakkının 1934’de bizlere tanınmasından çok sonra bu hakkı elde eden batı kadının  ve egemen güçlerin bugün kadın hareketini taşıdığı noktada 8 Mart Dünya Kadınlar gününün hangi amaca, hangi değere hizmet ettiği unutturulup, kutlanmadığı zaman küsülüp kırılacak, kutlandığında sevinip mutlu olunacak tek bir güne indirgenip bir rant kutlaması niteliği kazanması sağlanıyor. Erkeği baz alarak, erkekten daha çok hak elde etmeyi, ondan kurtulmanın yollarını arayan ve kendi üstünlüğüne odaklanan bir hareket, elbette ki çıkış noktası olan 8 mart değerleriyle de çelişiyor.

 

Oysa temel noktanın insan, hedefin ise insanca yaşama hakkını elde etmek olması gerekir. İçinde yaşadığımız toplumu kadın erkek olarak karşıt güçlere bölmektense; kadın insan, erkek insan olarak yan yana, kol kola daha iyi yaşam hakkı için mücadele etmek gerekiyor. Ezilmişliği kompleks edinmeden, batıdan devşirme düşüncelerle dimağlarımızı bulandırmadan, üretken, özgür, gerçekçi ve içten bir toplum olmayı hedeflemek gerekiyor. Kadının üzerine cinsellik, yoksulun üzerine çaresizlik, insanın üzerine yalnızlık, toplumun üzerine suskunlukla kilitlenen kapıları açmak gerekiyor.

 

Tüm bunları gerçekleştirebilmek için Kibele’nin çocukları olan biz kadın insanların kendimizi eğitmemiz, düşüncelerimizi berraklaştırmamız, her türlü ön yargı ve hurafeden kurtularak beynimizin örtülüp örümceklendirilmesine izin vermememiz gerekiyor. Unutmayalım yakındığımız erkek insanları bizler doğurup, yetiştiriyor ve hayata dair her şeyin temel taşlarını yüreklerine bizler yerleştiriyoruz.

Yorum (4) Yorum yaz!

Sevginin “Hal”leri Vardır.

Sevginin “hal”leri vardır. Gaz, sıvı ve katı hali. Gaz hali “aşk”tır. Sıvı hali artık gaz halinin baş döndürücülüğünün bittiği, gidilecek zaman veya kalınacak zamanın seçilmesi halidir. Yaşadıklarına sahip çıkamıyorsan, kendine saygın yoksa ve insan hayatının anların toplamı olduğuna inanmıyorsan, sinsice gidersin… Merhaba demek ve yaşamak için çabaladığın bir ilişkiden, “an”dan, bırak neden gittiğini açıklamayı, bir hoşça kal bile demeden gidersin. Çünkü, sessizce gitmek kolaydır. Karşındakini de sessizliğe itersin. Önce çalan telefona yanıt vermezsin, yahut saatler sonra ararsın “beni aramışsın, ne vardı? “ dersin. Bir süre sonra hiç aramazsın. Zamana yayarsın, zamana yaydıkça acısı hafifler sanırsın. Oysa ne zor bir şeydir, iki kişi yaşananların hesabını tek başına kapatmak.

Sonra, verilmiş hediyeleri iade etme faslı başlar. Oysa ilk hediye ettiğinde, uğur olsun diye, o kolye ne kadar da uğurlu gelmiştir. Ama artık varlığı bile bir uğursuzluktur. Geri verirsin. Beynindekileri.. anları.. sevilmişlikleri… sevişmeleri…paylaşılanları nasıl iade edebilirsin. Onlar “an”lardı.. o anlardaki insanlar artık ne geri verilebilir, ne de geri gelebilir. Sevginin aslında sıvı haline geçmelisindir, geçmek istersin. Ancak karşındaki sevginin diğer hallerini bilmiyorsa, hiç yaşamamışsa…kolyeyi alır, yüreğinin ince sızısı ile, bakakalırsın gidenin ardından… “niye”, “neden”  ve bir çok sorudur sana kalan. Ne çok soru işaretleri ve ünlemlerle yüklü geçmişimiz. Hep hesapları kapatmak bizlere kalmadı mı? Kaç kişiyi taşıdık getirdik, kaç kişiyle birlikte geleceğin bilinmezliğine yürüme cesareti gösterdik…

Hoşça kal demek sevginin katı haline geçmektir. Gitmek, neden gittiğini açıklamaktır sevginin katı hali. Sevginin katı haline geçebilmek, yaşadıklarına, anlara sahip çıkabilmektir. “An”lardan “anı”lar yapabilmektir. Her şeyden önce kendine olan saygına sahip çıkabilmek, sonra da karşındakine saygı gösterebilmektir. Geride bıraktığının, sevginin hangi halini yaşadığı bundan sonra seni bağlamayacaktır. O hangi halini yaşamak isterse yaşayacaktır. Aslında, merhaba diyen, niçin merhaba dediğini anlatmasa da, neden hoşça kal dediğini ortaya koyabiliyorsa sevgi “hal”lerini tamamlamış olacaktır.

Bahar gelince önceleri ne kadar da kolayca bırakırdık kendimizi iklime. İçimizin her daim üşüme korkusu bizi iklimsiz bıraktı. Yüreğimizin kıpırtılarına bizi sağırlaştırdı. Baharı artık göçmen kuşların döndüğü, çiçeklerin açtığı, yani hayat bilgisi kitabındaki mevsimler anlatımında olduğu gibi yaşar ve algılar olduk. Ağırdır, bir merhabayla gelen aşkı, arkadaşlığı, dostluğu ve heyecanı, hesapsızca bir duygu sağanağıyla yaşamanın bedeli. Ağırlık yapan, katlanılması zor olan “merhaba” ya gösterilen özen ve samimiyetin, “hoşça kal” dan sakınılmasıdır.

Birisine merhaba demek için özen gösteriyorsun, seçiyorsun, seviyorsun, hoşlanıyorsun ve merhaba diyorsun. Ve onun hayatına girmenin bir yoludur bu, kolayca onun hayatına giriyorsun. “Merhaba” demek bu kadar kolayken, neden “hoşça kal” demek bu kadar zor. Merhaba demek, tüm ilişkilerde bu kadar kolay ve insancaysa, neden hoşça kal demek , bir daha hiç açmamacasına kapıyı kapatmak, bu kadar zor. Oysa her “merhaba” içinde bir “hoşça kal” barındırır. Eğer her merhabanın içinde bir hoşça kal bulunduğunu bilmiyorsan, hiç kimseye  merhaba dememelisin.

Yorum (4) Yorum yaz!